Mira, Cüneyd Efendi’ye ne yanıt verebilirdi ve neden ver(e)medi? | #KızılGoncalar

Geçtiğimiz hafta, Kızıl Goncalar dizisinden bir kesit, sosyal medyada yine ikili toplum yapısına dair tartışmalara yol açtı: muhafazakârlar ve laikler. Bu ikili kutuplaştırma öyle bir yere gitti ki AKP’nin kültürel hegemonyasının bir neferi bağlamında tartışıldı diziler. “Sekülerler dini bilmiyor değil” temel argümanına dayanan tweet zincirleriyle başlayan bu tartışma, çokça paylaşılan bir youtube videosunda bir anda alevlenerek, “herkes şikayet etsin, RTÜK bu dizileri yasaklasın” noktasına geldi. (Senin de hep dediğin gibi faşizme faşistçe dur demek ne de güzel özgürlük değil mi, Mualla?)

Ben sahnenin yanlış anlaşıldığına inananlardanım. Çünkü eksik anlatılmış. Bana sorarsanız amaç, Mira’nın Ramazan’ı bilmediğini ima etmek değil; Ramazan ayının geldiğinden haberdar olmadğını göstererek iki mahalle arasındaki farkın altını yeniden çizmek. Ramazan ayının gelmediğini İstanbul’da yaşayan biri bilmiyor olabilir mi? Mira’nın İstanbul’da yaşadığı izole hayat düşünüldüğünde bence mümkün. Ben de annesini hatırlatmalarıyla İslami takvimi takip edenlerdenim. Mira’da o da yok.

Peki, neden açıkça “muhafazakârlar da çok oluyor ama” denilemediği için laiklerin İslami donanımlarının altı çizildi? Çünkü Kızılcık Şerbeti. Şöyle, malum, Kızıl Goncalar ve Kızılcık Şerbeti aynı yapım şirketinin, farklı mütedeyyin yaşam şekilleriyle Cumhuriyet temsilcilerinin arasındaki çatışmaya dayanan, iki dizisi. Nursema’nın isyanıyla laiklerin gönlünde taht kuran Kızılcık Şerbeti, Alev’in Apo’yla ilişkisiyle başlayan hikâyeyi sorgulama sürecinden sonra Çimen’in tesettüre girip imam nikahıyla evlenmesi seyircide tansiyonu fırlattı. Dolayısıyla, bana sorarsanız, Mira ve Cüneyd Efendi’nin ‘Ramazan sahnesinden’ sonra çıkan tartışmada fitili ateşleyenler iki dizinin ortak izleyici kümesindendi: Kızılcık Şerbeti’nde muhafazakâr erkeklerin inanılmaz yükselen piyasa değerlerine duydukları öfkeyi Cüneyd karakterinden çıkardılar.

Tabii bir de şu soruyu sormak lâzım: Hırsızın hiç mi suçu yok? Yani yapım ekibi, senaristler ve yönetmenler bu tartışmanın neresinde? Siz hem dizilerinizi RTÜK yasakları karşısında korumak için ‘sosyal medyanın gücünü’ arkanıza alacaksınız hem de sosyal medyada dönen eleştirel tartışmalara kayıtsız kalıp üstünüze düşen sorumluluktan kaçacaksınız. (Oh ne âlâ Mualla!)

O zaman geçelim bir sonraki soruya: İki mahalle arasındaki çatışma, Mira ve Cüneyd arasındaki bir sohbette Ramazan ayı üzerinden nasıl verilebilirdi ki, izleyici, ikili konuşmadan bir tarafın diğerinden daha üstün olduğu imasını değil, aradaki farklılıkların yeniden vurgulandığını anlayabilirdi? Demek istiyorum ki asıl problem, Türkiye yapımı birçok dizi/sinema işinde olduğu gibi, diyalog yazımında.

Böylece geldik bu yazının temel sorusuna: Ben olsam nasıl yapardım? Öyle ya, bir şeye olmamış demek sosyolojik bir bakış değil; kişisel bir beğeni ifadesi. Şüphesiz, bu blog postu bir senaryo çalışması değil. Dolayısıyla, burada yazılan cümleler birebir ifadeler olarak değil; diyalogların izleyiciye verebilecekleri his, mesaj ve hikâyeye dair bilgileri sosyolojik perspektiften örneklendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Orijinal Sahne:

Muhtemel Alternatif Diyaloglar ve Sahneler

Lâfı girizgahla hiç uzatmadan, bu sahnede alternatif diyalogu zihnimde nasıl canlandırdığımı anlatmaya, orijinal sahnenin girişini alıntılayarak başlıyorum:

Mira: Bir şey ısmarlayayım, çay-kahve?

Cüneyd: Ramazan

Mira: Ramazan kim?

Cüneyd: Recep, Şaban…

Mira: Pardon ya, geldi mi yine 11 ayın sultanı? Malum, sizin mahallede atılan toplar, bizim buradan duyulmuyor, güncellemeyi kaçırmışım.

Böylece, Mira’nın İslami kültürü bildiği ancak onu ti’ye aldığı net bir şekilde anlatılabilir ve bunun sebebinin de iki mahalle arasındaki farklılıklar olduğu vurgulanabilirdi. Üstelik ‘top sesleri’, Mira’nın Ramazan ritüellerine dair bilgisi olduğuna dair mesajı pekiştirir ve ‘mesafe’ kavramı üzerinden aslında mahallelerin birbirleriyle iletişime kapalı olduğu iması da yapılabilirdi. Onun yerine biz ne izledik: Apolitik ve çevresine kayıtsız yetişen bir gençlik temsili; teşekkürler Mira!

Duramıyorum; görüyor ve yeni bir sahnede-yeni bir diyalogla Ramazan ayı üzerinden çatışmayı arttırıyorum. Çünkü Mira’nın alayına Cüneyd’in kayıtsız kalması mümkün değil; temsil ettiği iktidara ‘yakışık kalmaz’:

Cüneyd: (Kinayeli) Annen-baban iftara geldi.

Mira: (Şaşkın) Benim annem-babam?

Cüneyd: Evet, dergâha.

Peki, Mira durur mu? Kendisinden saklanan çok daha fazla şey olduğunu fark edip anne-babasına daha da fazla bilenerek dedesine koşar. Meryem Hanım ve Zeynep’in durumundan lâf açıp konuyu bir şekilde iftara getirir:

Mira: Annemle babam dergâha iftara gitmiş. Meryem iyice değiştirdi onları. Yakında oruca da başlarlar.

Mira’nın kendine has asi ve alaycı üslubunun ateşe attığı odunla Suavi Bey, ilk fırsatta Levent’e çıkışır:

Suavi Bey: Dergâha iftara gitmişsin karınla. Tamam, bir kız çocuğuna yardım ediyoruz ama iftara gittiğin duyulur ve içlerine katıldığın düşünülürse ne olur, hiç düşündün mü?

Levent: Abartma baba, bir kerelik bir şeydi. Hem zaten Cüneyd’i görmeye dergâha gittiğim biliniyor.

Suavi Bey: Aynı şey mi? Senin onu hekim olarak ziyaret etmenle onun verdiği iftara katılman aynı şey mi? Onun cemaatinde temsil ettiği otoriteyi tanıyorsun.

Levent: Baba, bu insanlar bizim evimize de geldiler, ilk defa yan yana gelmiyoruz ki.

Suavi Bey: Hasta ziyaretine geleni kapından çevirmedin, tamam. Ama iade-i ziyaret diye iftara gitmek de ne!

Levent: Meryem’le Zeynep’in gündelik hayatını merak ettim. Eğer oradaki insanlara dair daha fazla gözlem yapıp fikir toplayabilirsem, daha iyi yardım edebiliriz.

Suavi Bey: Demek Meryem’i merak ettin…

Levent: Meryem’le Zeynep’i baba, evet, hepimiz etmiyor muyuz?

Böylece, Mira’nın dedesine durumu aktarmasındaki asıl amacın, ikisinin de Levent’in Meryem’e karşı bir ilgisi olduğunu düşünmeleri olduğunu izleyici anlar. Özellikle, Levent’in ısrarla ‘yardım etme arzusuna’ yaptığı vurgularla, Mira ve Suavi Bey tarafından şüphelenilen ilgiyi kendisine henüz itiraf etmediği ve hatta görmeyi de inkar ettiği ima edilmiş olur.

Kızıl Goncalar Ramazan temasını işlerken ne umuldu, ne oldu?

Tek bir kinayeli yanıt bütün akışını geliştirdi ve üstelik Cüneyd ve Mira arasındaki diyalogu hikâyenin genel akışında ‘havada asılı kalmaktan’ kurtardı. Cüneyd’in Mira’ya kestiği ahkâmın olay örgüsünde açtığı yeni kapılar, sorular ve sorgulamalar da cabası. Bu sebeple, muhafazakârlar vs. lakikler tartışmasına yeniden yol açan yukarıdaki sahneyi tekrar düşündüğümde yine başa sarıyorum: Mira niye bir cevap ver(e)miyor?

Bu, yapım ekibinin kasıtlı bir tercihi mi yoksa sadece basiretsizlik mi (ya da RTÜK mü) bilemiyorum. Sonuçta eleştirileri duymamazlıktan gelmeyi tercih ediyorlar. Lakin benim hayal ettiğim örneklerle aslında anlatmak istediğim şu: Diyalogların sosyolojik bağlamı vardır; lütfen karakterleri iki boyutlu yaratmaktan vazgeçin. Bu insanlar kimlerle görüşür, boş zamanlarında nereye giderler, içlerini kime dökerler, bu toplumun içinde kendilerini nereye nasıl ait hissederler, hiçbir şey yok. İki boyutludan kastım sadece karakterlerin karikatüre edilmiş olması değil; bir, karakterin mahallesine karar veriyorlar; iki, o mahallede üstleneceği rolün derecesine – ılımlı mı, asi mi, arabulucu mu yoksa halay başı mı? İnsanların üzerine kostüm diker gibi karakter giydiriyorlar. Herkes homojen ve herkes olduğu toplumsal konuma ışınlanarak gelmiş; kendisine tebliğ edilen görevleri icra ediyor. Misal, Meryem’in ‘benim başıma gelenin kızımın başına gelmesine izin vermeyeceğim’ diyerek Zeynep’i korumaya çalıştığını biliyoruz; lakin, Meryem’in en basitinden kocasının otoritesine karşı çıkma cesaretini nereden aldığı bir muamma. İstihareye yatarak mı? (Diziyi izleyenler hatırlar, bu soru ironi içermez.)

Hadi, diyelim Kızıl Goncalar’da tarikat mahallesinin üyeleri kentten izole hayatlar yaşıyorlar. İyi de, dergâh maşallah cadı kazanı. Diğer bir örnek, Feyza, boş zamanlarında ne yapar? Dergâhta ders vermediğinde evinde çeyiz mi düzer hep? Cüneyd Efendi’ye olan aşkını kime anlatır, nasıl anlatır? Cüneyd Efendi’nin evlenmesine karşı hangi kapılarda derdini anlatmış sesi duyulmamıştır da bir anda gidip isyankar için gazeteci Hande’ye dökmüştür? Her şey havada, çünkü sosyolojik bağlam yok.

Hande’ye biçilen ‘yetmez ama evetçi’ profilinde bu eksikliği daha iyi görüyoruz. Tamam, liberalsin, mevcut düzene karşısın, hayata kutunun dışında bakıyorsun da herkes AKP’nin ikinci perdesinde gemisini yürütmenin yolunu yeniden bulmuşken sana ne oldu, sana kimler neden kıydı be Hande? Sen neden tarikat haberi yapmak için birilerine yalvarır hale geldin? Bu kadın sanki hiç okula gitmemiş, hiç meslek sahibi olmamış, hiç sosyalleşmemiş, hiç birileriyle ortak bir mücadele yürütmemiş gibi neden bütün hayatını abisi ve abisinin dramaları etrafında yaşıyor? Hepsini geçtim, Mira’nın sınav stresinin Alkanlı malikanesinde yarattığı stresle başlayan dizide Zeynep iki kere kaçma teşebbüsünde bulundu; lakin, Mira’nın bu hayati sınavından kimse artık bahsetmiyor. Ne oldu, kurul kararıyla seneye mi alındı sınavlar?

Kızıl Goncalar’ı en iyi özetleyen fragman:

Artık bu, izleyiciyi aptal yerine koymaktır. Oysa kültür endüstrisi, dizi sektörüne (benim yorumumla) tam tersini önerir: İzleyicinin bağ kurabileceği karakterler yarat ve olayları önceden tahmin etmelerine müsaade et ki kendilerini olayların bir parçası hissetmeye devam etsinler. Bizse bu dizilerde sahneleri anlamayıp toplumsal kutuplaşmayı körükleyen tartışmalara savruluyoruz.

Bütün bu karmaşayı önlemek ve eğer varsa, dizilerin mesajını doğru aktarabilmelerini sağlamak için ısrarla vurguladığım sosyolojik bağlamı test etmenin yöntemi de bence oldukça basit: Bu karakter bu durumda ne tepki verir? Durumu değil, karakteri düşünerek hikayeyi geliştiren diyaloglar yazmak.

ps: Piyasanın aklıbaşında insanlarının da bunun farkında olup uygulayamamalarının gerekçeleri bambaşka bir tartışma konusu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.