“Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.” Orhan Pamuk’un, Şeylerin Masumiyeti kitabında yer alan, “Müzeler için Mütevazı Manifesto”nun son maddesi. 11 maddeden oluşan manifestoda yazar, ulus-devlet ideolojisiyle kurulan “büyük” müzelerden ziyade, bireylerin hikâyelerine odaklanılması gerektiğini savunuyor.

[M]üze evler, bireyin gündelik hayatından izleri bulabileceğimiz
mekanlardır.
Walter Benjamin iç mekanın doğuşunu tartışırken ‘yaşamak iz bırakmaktır’ diye yazar. ‘İç mekanda bu izler vurgulanır. Onlarca örtü ve koruyucu, astar ve kasa tasarlanır; gündelik kullanım nesneleri bunların üzerine izlerini bırakır. Mekan sakini de iç mekanda iz bırakır.’
— Walter Benjamin, “Paris, Capital of the Nineteenth Century” in Reflections, trans. Edmund Jephcott, New York, Schocken Books, 1986, 155‐156’dan aktaran, Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık, Kitle İletişim Aracı Olarak Modern Mimari, Metis Yayınları, İstanbul, 20011 s. 233
Peki öyleyse hem tek bir müze ile bu kadar görünür olup, hem de birçok müze evin varlığının unutulduğu zaman diliminde, müze evler nedir ve
Türkiye müzeciliğinde nasıl konumlandırılmışlardır?
18 Nisan Müze Evler Günü vesilesiyle, “saklama” ile “sunma” arasındaki o zihniyet problemini ele aldığım Nisan 2014 Genç Sanat yazımı arşivden çıkardım. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabında kaleme aldığı manifestosunda savunduğu “bireyin hikâyesi” odağının kent hafızası ve Türkiye müzecilik perspektifinden nerede durduğuna 10+ yıl sonra tekrar bakmayalım mı?
Yazının tamamını okumak için:


