#ReadMoreBooksThanBlogs

@museumbuzzyy — and Just *not Another Blog* LIKE that

Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü Kazanınca Türkçe Edebiyat Tarihi de Nobel Almış Sayılır Mı?

Netflix’in getirdiği popüler tartışmalardan kısa bir süre sonra, Book Love’da Masumiyet Müzesi ile başlayacak bir Orhan Pamuk okuma grubu ile karşılaştım. Daha önce pek çok kitap okuma atölyesi düzenlemiş olmama rağmen, dürüst olmak gerekirse hiç kitap kulübü deneyimim olmamıştı. Ancak romana olan sevdam galip geldi ve merakla kayıt oldum. Şansıma, her ay yeni üyelerin de katılımıyla zenginleşen, sadece romanların edebî bağlamını değil, yazarın hayatını ve yazarlığını da çok katmanlı şekilde tartışan harika bir grupla tanıştım. [insert nazar boncuğu here]

Üçüncüsünü geçtiğimiz ay gerçekleştirdiğimiz bu uzun çevrimiçi buluşmalarımızda Babamın Bavulu hakkında konuşurken konu konuyu açtı; böylece lâf, Türkçe yazarların uluslararası okunurluğuna kadar geldi.

Bilmeyenler için küçük bir not düşmek gerekirse: Başka söyleşiler ve demeçlerle birleştirilip yayımlanan Babamın Bavulu, aslında Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü töreninde yaptığı o meşhur konuşmadır. Pamuk bu metinde temel olarak yazar olmaya nasıl karar verdiğinden, her gün saatlerce odasına kapanıp düzenli olarak kitap okuduğundan ve bu süreçte babasının kütüphanesinin ona nasıl ilham verdiğinden bahseder. İşte tam bu noktada, kulüpte söz Pamuk’un kendi okuma listesine geldi.

Tanpınar, Atay ve Atılgan İngilizceye Çevrilse Nobel Alabilirler Miydi?

Özellikle, bir hafta önce okuduğumuz Saf ve Düşünceli Romancı kitabında, uluslararası örnekler üzerinden yaptığı edebiyat tarihi değerlendirmesi, bir anlamda “Orhan Pamuk’un edebî dilinin” nasıl oluştuğunu gözler önüne seriyordu. Dolayısıyla bu durum, bizi Pamuk’un Türkçe edebiyat okumalarından söz açmaya yöneltti. Hemen akıllara yazarın deneme yazılarında sıklıkla bahsettiği Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan gibi isimler geldi. Tabii sonrasında da o malum soru belirdi: Acaba bu yazarlar da zamanında İngilizceye çevrilseydi Nobel alabilirler miydi?

Ben yorumuma bu sorunun yanıtını asla kesin olarak bilemeyeceğimizi belirterek başladım. “Ancak yine de şunu söyleyebilirim,” dedim: “Bence Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu coğrafyayla ve kendisiyle olan en büyük derdi, tam olarak da ‘yabancılar tarafından keşfedilememiş’ olmasıydı.” Bu çıkarımı, Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat kitabında yayımladığı Tanpınar’ın günlüklerinden yola çıkarak yapıyorum:

Coğrafyanın, 1950’lerde Tanpınar için, sınırlayıcı olduğu bir dünya, küreselleşme, göç ve zorla yerinden edilme hareketleriyle artık çok geride kaldı. Örneğin, bugün, İran’da devam eden özgürlük hareketinin simgesi “Jin, Jiyan, Azadi” (Kürtçe: kadın, yaşam, özgürlük) sloganını ulusötesi feminist dayanışmayla birlikte Berlin’de ve daha birçok Avrupa kentinde de eşzamanlı yapılan protesto gösterilerinde duyuyoruz. Çünkü artık biliyoruz: Ayrımcılığın coğrafyası yok. Özellikle toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddet, din, dil ve ırk fark etmeksizin bütün ataerkil coğrafyalarda mevcut.

— Nurdan Gürbilek (2020) İkinci Hayat, Metis Yayınları, İstanbul

1980’lerde Küreselleşme ve Orhan Pamuk’un Öncüllerinden Ayrışması

Bu çerçevede, okuma grubunda yaptığım sözlü değerlendirmeyi burada daha kapsamlı şekilde yorumlamayı deneyeceğim. Öncellikle, her olayın kendi toplumsal zamanı içinde değerlendirilmesi ilkesinden yola çıkarsak, Pamuk’un ilk romanını yayımladığı dönem 1980’lerin başıdır; yani küreselleşmenin tüm dünyada hızlandığı zamanlar. Bu durum, yalnızca Türkiye’nin dünyaya açılması anlamına gelmiyordu; aksine, dünya da o dönem bu coğrafyayı (a.k.a. Orta Doğu) ve Türkiye’yi (Cumhuriyetle yönetilen Müslüman toplumu) yoğun bir şekilde merak ediyordu. Tabii, bu makro süreçte, küreselleşmenin de etkisiyle çeviri biliminin ne kadar hızlı geliştiğini ve aynı ivmeyle edebiyat dünyasını dönüştürdüğünü de göz ardı etmememiz gerekir.

İşte tam bu noktada Pamuk, bahsi geçen öncüllerinden çok farklı bir konumda duruyor. Her şeyden önce o, Batılı tarzda yetiştirilmiş bir yazar. Mahallesiyle, okuluyla, İngilizceye hakimiyetiyle ve yerli yazarlarla nispeten geç tanıştığını gördüğümüz okuma listeleriyle bu durum zaten kendini açıkça belli ediyor.

Üstelik Pamuk, tam da bu küresel merak dalgası içinde öncüllerinden ayrılmayı hem edebî yazım tercihlerinde (yani genel anlamda postmodern roman tarzıyla) hem de ele aldığı konularda ustalıkla başarıyor. Çünkü Pamuk, Batı’ya sadece dışarıdan bir Doğu anlatmıyor; (okuma grubu katılımcılarından birinin Beyaz Kale’yi tartışırken dile getirdiği üzere) Batı’yı yakından tanıdığı için aynı zamanda oraya da ne kadar Doğulu olduğunu anlatıyor.

Dolayısıyla, Pamuk’un deyimiyle onun ‘meraklı okuyucularını’ yerelden uluslararasına taşımayı hızla ve giderek daha da yaygınlaştırmayı Doğu-Batı ikiliği üzerine kurduğu bu güçlü eksene borçlu olduğunu söyleyenler haklı. Ancak bu popülist bir arzuyla değil; bana sorarsanız, derdini layıkıyla anlatmak üzere bilinçli bir şekilde kurduğu yazım tarzından kaynaklanıyor. Çünkü yine bana sorarsanız, Pamuk’un derdi şikâyet etmek değil; anlatmak.

Doğu-Batı Çatışmasından Karakterlerin Non-Binary Yapısına

Bir şeyi tam kapsamlı ele alabilmeniz için onun karşıtına da bakmanız gerekir. Örneğin, geleneksel aile yapısına bakmadan modern ebeveyn ilişkilerini konuşamayız. Ya da modern müzeciliğin ne olduğunu tanımlamadan postmodern müzeleri inceleyemeyiz. Bu sebeple Orhan Pamuk tarihi ya da çağdaş hikâye anlatılarında her zaman ikiliklere başvurur.

Bunu da genel olarak Doğu-Batı / muhafazakâr-modern olarak sınıflandırılan davranış biçimlerini roman karakterlerine sinsice işleyerek yapar. Neden sinsice? Çünkü popüler kültür ürünlerinde iyiler ve kötüler en baştan belirtilir. Tarafınızı hikâyenin başında belirlersiniz. “Atatürk geldi, düşmanı yendi” seviyesinde bir bilgilendirmedir bu. Oysa Pamuk’un karakterlerinde, sanıldığının aksine, bu ikilik gözle görülmez, elle tutulmaz. Zaten okuyucuyu meraklandıran da karakterlerin mevzu bahis ikiliğin herhangi bir tarafı olmaması ve hatta her ikisinden de izler taşımalarıdır. Çünkü Pamuk, aslında, insanın heterojen yapısının bireyin yalnızca iyi ya da kötü olmasına imkân tanımadığını vurgular. Ulusların değil, bireylerin hikâyelerini anlatır çünkü Pamuk. Öyle ki, Pamuk’un batılılara ne kadar doğulu olduklarını anlatması da bu bireysel hikâyelerde gizlidir.

Masumiyet Müzesi: Avrupalı ve Modern Nişantaşı’nın Ataerkil Kemal’i

Masumiyet Müzesi romanında, Orhan Pamuk, temel olarak bir aşk hikâyesi üzerinden, modern Nişantaşı’nın ataerkil Kemal’inin kodlarını deşifre eder:

Kemal nişanlısı Sibel’i aldatmakta öyle bir beis görmüyor ki aynı fütursuzlukla Füsun’a gidip metresi olmayı teklif edebiliyor. Bunu doğrudan sormuyor tabii, ama Sibel’le nişanlanırken Füsun’u bırakmak istememesinden kafasındaki modern ve ataerkil erkek düşüncelerinin eşzamanlı akışını görebiliyoruz. Bir yanda Kemal, Sibel’in eğitimiyle, zarafetiyle ve diğer sınıfsal (Nişantaşı kızı) donanımıyla kamusal alanda (davetler, kulüpler) yan yana görünmekten gurur duyar; diğer yanda Füsun’la Merhamet Apartmanı’nda gizli gizli buluşmaya devam etmek ister.

Üstelik, Sibel ile evlilik öncesi yaşadığı cinsel birliktelik o dönemin muhafazakâr Türkiye’sine kıyasla, Kemal’in kendisini ve ilişkisini “Avrupalı ve modern” olarak tanımlama arzusunun bir göstergesiyken, Füsun’un ilk cinsel deneyimi olmaktan da ayrı bir haz duyar. Niyet okumak gibi olmazsa, kafasındaki plan; Sibel ile evlenip burjuva toplumundaki prestijli statüsünü korumak, Füsun’un geleceğini düşünmeden onu da metresi olarak hayatında tutmaya devam etmektir.

Sonuç Yerine: Türkçe Edebiyat Tarihi Nobel Almasa da Orhan Pamuk’un Nobel Ödülüne Katkıları

Nihayetinde, Orhan Pamuk Nobel Ödülü başarısının arkasında bir bit yeniği arayanlara üzücü haber: Mevzu yazarın anlattığı konuların siyasi değeri değil; herhangi bir konuyu nasıl politikleştirdiği. Aşk hikâyesi, Türkçe edebiyatta belki milyonlarca örneğini bulabileceğimiz bir konuyken, sırf Masumiyet Müzesi’nin uluslararası başarısı bile bize bunu gösterir. Ne de olsa müzeyle eşzamanlı yazılan başka bir roman örneği yok.

Dolayısıyla, Pamuk’un Nobel başarısının, küreselleşmenin sunduğu imkânlar ve bireysel edebi tercihler ortadayken (örneğin, Türkiye’yi, Türkiye’deki değişimleri Türkiye vatandaşlarına anlatma arzusu), salt millî kültür üzerinden ortaklaştırılabileceğini ben pek düşünmüyorum. Bugün neoliberal ekonominin sunduğu imkânlarla herkes kendi çalışmasının takdirinin peşinde artık. Öyle ki yazarlar yayınevlerine dosya bile bırakmadan self-publishing tools aracılığıyla kendi okurlarına ulaşabiliyorlar. Üstelik Türkçe edebiyatın bir diğer tarihî kalemi Sabahattin Ali, 2025 yılında tek bir fotoğraf karesiyle dünya çapında bir anda popülerleşmişken, edebiyatın millî başarısını yalnızca Nobel ile ölçmek de artık pek mümkün görünmüyor bana.

Bu yazıyı, okuma grubunda söylemeyi unuttuğum bir şeyi burada paylaşarak sonlandırmak isterim: Belki Orhan Pamuk Nobel alınca Tanpınar, Atılgan ya da Atay gibi (ve ismini zikretmediğimiz diğer tarihi) Türkçe yazarlar Nobel Ödülü’nü alamadı fakat Orhan Pamuk’un bu ödülü almasına katkıları yadsınamaz. Zaten Orhan Pamuk da Türkçe edebiyatın kült isimlerinin kendi yazarlığındaki temel etkisini hiçbir zaman inkâr etmiyor — hatta bilakis bunu içtenlikle her zaman dile getiriyor.

Buradaki katkılarını belki şudur diye somutlaştıramayız, ancak yazar olmak için her gün saatlerce masa başında kalem oynatan birine Türkçe edebiyatın en güzel örneklerini sunmuş olmaları yeterli bir katkı sayılamaz mı? Kanaatimce, bulunduğu mahalle, okulu ve çevresi itibarıyla hep Batı edebiyatı ve İngilizce ile haşır neşir olan bir yazma sevdalısına Türkçe cümle yapısını öğretmişlerdir; bu tek başına bir başarı sayılamaz mı?

Bitirirken: Zaten Türkçe okuma-yazmayı biz de onlardan öğrenmedik mi?


Readers who read this post also read:

let’s stay connected!