MUBI’de yerli kısa filmler arasında gezinirken tesadüfen karşılaştım: Plastik Rüya (2021).
Sayfada yer verilen film özetine göre: “Bir cilt sorunu için gittiği doktor botoks önerince Belma’nın özgüveni sarsılır. Huzursuzluğunu yatıştırmak için botoks yaptırır ama işler beklediği gibi gitmez.”
MUBI’nin yorumuna göre: “Nihal Yalçın’a Salih Bademci ve Tuğrul Tülek’in eşlik ettiği bu kısa filmde, [yönetmen] Merve Bozcu, çağımızın güzellik algısına ve estetik endüstrisine dair bir öykü kurarken, kendi yüzünün kontrolünü kaybeden bir kadının yaşadığı buhranı tüm gerilimiyle yansıtıyor.”
Hem özette hem de yorumda bahsedilmeyen yegane unsursa hikâyenin eksik anlatıldığı. Filmde hem güzelliğin sosyolojisine dair herhangi bir çatışma yok hem de kozmetik endüstrisi güzellik algısını tamamen değiştirdi. Filmde gözardı edilen noktayı şöyle sorayım: Belma doktora cilt problemiyle ilgili gidiyor. Doktor muayene sırasında botoks yaptırmasını, botoksun önemini anlatarak, öneriyor. Belma önce şaşırıyor sonra da istemediğini söyleyerek muayenehaneyi terk ediyor. Sonra ne oluyor da Belma doktora yeniden gidip yüzünün “şuraya da biraz – buraya da az” diyerek işaretlenmesini ister hale geliyor?
Spoiler vermemek adına, bu dönüşüm arzusunun filmde nasıl (zayıf) kurulduğunu tek tek anlatmayacağım. Derdimi daha geniş bir açıdan anlatmayı deneyeyim: Belma, filmde aktarıldığı haliyle, güzellik peşinde koşmayan, işinin başında, evli ve belli ki belli bir düzeni de olan 37 yaşında kentli bir kadın. Peki, o zaman ne olabilir de hiç estetik düşünmeyen biri (Belma) doktoron önermesi ve filmde anlatıldığı kadarıyla iki kişinin eleştirisiyle gidip botoks / dolgu yaptırır? Televizyonda dinlediği bir program ya da tamamlayamadığı yüz yogası mı onu tetikler?

Filmde eksik kalan çatışmadan kastım tam olarak da bu sorunun yanıtı. Hepimiz her gün kadınlara dayatılan güzellik algısının baskısı altında yaşıyoruz. Kitle iletişim araçlarıyla birtakım insanlar bilirkişi addedilip gazetelerde ve tv ekranlarında ideal kadın bedeninin, görünümünün ve davranışının kurallarını yıllardır yaymaya çalışıyor. Örneğin, Türkiye’nin 90lı yılları “Sibel Can’ın şok diet formülleriyle” boşuna geçmedi. Sonra, yıllarla birlikte teknoloji de ilerleyince “Seda Sayan televizyon filtreleri” girdi hayatımıza. Çok yakın zamanda hayatımıza girmesine rağmen, gazete ve tv kültürünü tehdit edecek derecede, hayatın her alanını ele geçiren sosyal medya ve buna bağlı geliştirilen farklı akıllı telefon uygulamaları bu filtreleri herkes için erişilebilir kıldı. (Adorno olsa, güzelliğin demokratikleşmesi der miydi acaba buna da?) Ancak oyunu asıl değiştiren sosyal medya kanalları üzerinden sıradan vatandaşın iş kapısı haline gelen dijital pazarlama oldu. Başka bir ifadeyle, Influencer pazarlaması, güzellik endüstrisinde oyunu yeniden kurdu: Makyaj videoları.
Influencer pazarlamasının ortaya çıkışı ve işleyişi temelde sıradan insanların nasıl makyaj yaptıklarını videoya çekip YouTube kanallarında paylaşmalarıyla başladı. Kozmetik markaları, kullanıcıların kendi deneyimlerini paylaştıkları bu videoların satışlara olumlu etkisini fark edince hediye gönderimleri, sponsorluklar ve iş birlikleri başladı. (Influencer endüstrisinin nasıl işlediğinden @modavesosyete’nin kitabını incelediğim yazıda daha detaylı bahsetmiştim. Buradan okuyabilirsiniz.) Bu sırada sadece daha fazla kadın daha fazla makyaj yapmaya başlamadı, güzellik algısı yeniden tanımlandığı için daha fazla kozmetik ürün kullanılmaya başlandı. Eskiden “güzel görünmek” belli vücut ölçülerine sahip olmakla eş tutulurken artık “genç ve trendy” olmak makbul hale geldi. Serumlar ve kremlerle evde cilt bakım rutinleri, ışınlar ve lazerlerle güzellik salonları popülerleştirildi. Burada en kilit unsur yine Instagram ve Influencer pazarlamasının kaçınılmaz kelebek etkisi: Influencerlar işleri gereği sürekli ekrana bakıyorlar. Ekrana baktıkça cilt ve beden kusurları daha çok görünür oluyor – hem kendilerine hem de takipçilerine. Bunları “gidermek” için kozmetik endüstirisine başvuruyorlar. Çünkü sadece yapılan paylaşımlarla ekranda “güzel” görünmek yeterli değil; takipçilerle karşılaşılan sokakta da o güzellik devam etmezse “sahte” olarak etiketleniyorlar. Bu sebeple, “değişime / gelişime” şeffaf bir şekilde takipçilerinin gözü önünde girmeyi seçiyorlar. Deneyimlerini de gelire çevirmek için markalarla, güzellik salonlarıyla ve hatta estetik cerrahlarıyla iş birliği yapıyorlar. Takipçilerin bu süreçten etkilenmeleri sadece izleyip Influencerların “güzelleşme sürecinden” memnun kalmaları değil. Takipçilerin büyük çoğunluğu da her gün telefon ekranından kendilerine bakıyor. Çünkü onlar da kendi günlerini kendi takipçileriyle (arkadaş, aile, komşular, dernekten tanıdıklar ya da iş çevresiyle) paylaşıyor. Onlar da paylaşımlarında “kusurlarını” görünmez kılmaya çalışıyorlar ve Influencerlar için geçerli olan “sahte” etiketi sıradan insan da için de mevcut. “İmkânı olan” bu baskıyla mücadele etmek yerine kozmetik endüstrisinden, güzellik salonlarından ve estetik cerrahiden “mümkün olan her ölçüde” yararlanıyor. O yüzden film (adında gizli sürpriz sonlu) sona erdiğinde soruyorum: (MUBI yorumunda belirtildiği üzere) çağımızın güzellik algısı ve estetik endüstrisi bir kadının aynaya bakıp yüzünün kontrolünü kaybetmesinden yaşadığı buhranla ilgili olabilir mi sadece? Kadını o gerilime sürükleyen ögeler nerede?
Bitirirken, eleştiriyle birlikte varsa önerinin de belirtilmesi gerektiğine inandığım için, Plastik Rüya’nın en temel eksikliğinin güzellik sosyolojisine dair çatışma olduğunu (yeniden) söylemek isterim. Belma’nın iç çatışması belki başka bir kadın karakter daha eklenerek ya da kocasıyla daha kapsamlı güzellik tartışmaları içeren diyaloglar yazılarak geliştirilebilirmiş. Bu haliyle, film, cerrahi müdahelelerin ilk popülerleştiği dönemde kalmış ve günümüz kozmetik endüstrisine feminist bir bakış yakalayamamış.



