Prens Harry ve Meghan Markle’ın bir peri masalı olarak başlayan hikâyelerinin nasıl neoliberal birer “Royal Influencer” (kraliyet içerik üreticileri) modeline evrildiğini sosyolojik bir süzgeçten geçirdiğimiz bu üç bölümlü yazı dizisinin bir önceki ikinci bölümünde, çiftin kraliyet görevlerinde “half in/half out” çalışma planlarının Kraliçe engeline takılışını, ticari faaliyetlerini yürütmek için kurguladıkları mağduriyet anlatısının kamera arkası tartışmalarını ve hem kurumsal hem de bireysel hukuki davaları tartıştık; henüz okumadıysanız buradan ulaşabilirsiniz.
Serinin bu üçüncü ve son bölümünde ise çiftin meşhuriyet kültürü içinde kendilerini nasıl konumlandırdıklarına dair sosyolojik bir değerlendirme sunarken, özellikle onlara savaş açan meşhur İngiliz habercinin—Piers Morgan’ın—yaşadığı medya krizine odaklanıyoruz. Böylece, Amerikan bireyciliği ile asırlık saray disiplininin kaçınılmaz çarpışmasını ve meşhuriyet pazarında satılacak tek şeyi “kraliyet mağduriyeti” olan bir çiftin, bunu her dile getirişlerinde kitlesel tepki çekerek içine düştüğü o kısır döngüyü analiz ederek seriyi noktalıyoruz.

Harry ve Meghan 1 — Piers Morgan: 0
Harry ve Meghan’ın yeni Hollywood imajlarıyla—şüphesiz o dönem çalıştıkları PR şirketlerinin de katkılarıyla—medyada kriz çıkarıp lehlerinde yönetebildikleri tek vaka, ilk royal influencers dönemlerinde ortaya çıkmıştır ve tüm diğer skandallar arasında özel ilgiyi hak eder. Şöyle ki:
Meghan ve Harry’nin o meşhur Oprah Winfrey röportajı yayınlandıktan hemen sonraki sabah, sunucusu olduğu ITV kanalındaki Good Morning Britain programında adeta bir bomba patlatan Morgan, Meghan’ın saray içindeyken intiharın eşiğine geldiği ve yardım taleplerinin reddedildiği yönündeki açıklamalarına sert tepki gösterdi. Canlı yayında açıkça, “O röportajda söylediği hiçbir şeye inanmıyorum, Meghan Markle. Bana hava durumunu okusa bile ona inanmam” diyerek meşhuriyet endüstrisinin kurduğu o kutsal mağduriyet zırhına füze attı. Morgan’ın bu sert çıkışı, Birleşik Krallık medya denetleme kurulu Ofcom’a 41 binden fazla şikayetin yağmasına neden olarak televizyon tarihinin en büyük ikinci yayın krizini tetikledi.
Ertesi günkü yayında, program ortağı Alex Beresford’un, Morgan’ın geçmişte Meghan ile bir kahve randevusuna çıktığını ancak daha sonra onun tarafından tamamen silindiğini hatırlatarak, bu yüzden çifti “durmaksızın çöpe atmakla” ve kişisel bir takıntı gütmekle suçlaması üzerine stüdyoda ipler tamamen koptu. Morgan, “Ben bu kadarına katlanamam” diyerek mikrofonunu çıkarıp canlı yayında stüdyoyu terk etti; kanal yönetiminin özür dileme baskılarını da reddederek aynı gün istifa etmeye zorlandı.
Böylelikle çift, kendilerine saldıran birini “kendisini reddeden bir kadına karşı kamusal alanda hınç büyüten bir figürün erkeklik krizine” dönüştürmeyi başarmıştı. (O kadar şikayet tamamen toplumsal bilinçle yapılmış olabilir mi? Tabii ki arkasında PR şirketinin parmağı vardı.) Morgan, şahsi egoları ile neoliberal kurumsal kültürün (özellikle kanalın o dönem yürüttüğü akıl sağlığı kampanyalarının) sınırlarını doğru biçimde tartamayarak kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamış oldu. Tüm bunlarla birlikte, bu vaka özel bir ilgiyi gerektiyor çünkü çiftin bir zamanlar kendileri hakkında olumsuz konuşanları—ana akım medyanın en güçlü devlerini bile—susturabilecek muazzam bir lobi gücüne sahip olduğunu gösteriyor.

“Read the room, Meghan!” [“Etrafına bir bak, Meghan!”]
Bu vakadan sonra, Harry ve Meghan’ın zaman içinde nasıl hızla güç kaybedebildiği düşündürücü olabilir. Ama bu yazı dizisinin birinci ve ikinci bölümünde ele alınan her konu aslında perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğunu bize net bir şekilde söylüyor: Tüm eleştirileri reddettiler ve hatalarında ısrar ettiler. Artık kimse onların kraliyet mağduriyetleriyle ilgilenmezken “Sussex Dükü ve Düşesi” olarak özgün bir içerik üretemediler. Platformlarda royal influencers rollerini sözleşmelerde kendilerinden beklendiği gibi yerine getiremedikleri gibi, sivil toplum çalışmalarında da itibar kaybettiler. Kendilerini kurgusal birer özgürlük savaşçısı olarak konumlandırmaya çalışırken, samimiyetlerine dair bireysel (Harry ve Meghan olarak ayrı ayrı) ve ailevi (karı/koca ve anne/baba olarak ayrı ayrı) çelişkileri saklayamadılar. 2021’den bugüne ısrarla sürdürdükleri ve onları yapısal bir itibar zedelenmesine götüren bu derin çelişkileri üç ana grupta şöyle sıralayabiliriz:
Mahremiyet Hakkı ile Bireysel Dijital Metalaşma Arasındaki Çelişki: Birleşik Krallık’tan ayrılmalarının ve kraliyet rollerini bırakmalarının asıl nedenini “göz önünde olmak istememek” olarak açıklayan çift, bu söylemin hemen ardından dijital platformlarla milyon dolarlık sözleşmeler imzalayarak en büyük çelişkilerine imza attı. Çocuklarını kameralardan korumak istediklerini söylerken, kendi özel alanlarını—-ev hallerini—el kameralarıyla dünyaya açıp pazarladılar. Kamusal ilgiden kaçtığını iddia edip o ilginin kendisini en radikal şekilde ticari bir ürüne dönüştüren, mahremiyeti lüks tüketim markası fonlamak için araçsallaştıran bu taktiksel tezat, izleyicide entelektüel bir öfke yarattı.
Kraliyetten Ayrılma ile Sürekli Ondan Bahsetme Arasındaki Çelişki: Monarşiyi sömürücü, arkaik ve toksik bir kurum olarak ilan eden çift, paradoksal bir biçimde meşhuriyet kültürü pazarında var olabilmek adına tamamen o kraliyetin varlığına bağımlı olduklarıyla yüzleşti. Kendi başlarına, bağımsız birer entelektüel özne veya yaratıcı içerik üreticisi olarak dünyaya sunabilecekleri hiçbir özgün düşünceleri ya da toplumsal vizyonları olmadığı zamanla anlaşılırken, içinde kendileri (yani o merak uyandıran kraliyet sosu) olmadığında ürettikleri hiçbir proje izlenmiyor. Sarayı bırakmaları ama saray dedikodusu yapmayı bırakmamaları insanlarda bıkkınlık yarattı.
Sınıfsal Güç ile Ezilmişlik Anlatısı Arasındaki Çelişki: Çiftin en büyük hatası, ellerindeki muazzam sınıfsal ve küresel gücü (“A-List Hollywood” bağlantıları ve kraliyet unvanları) yapısal bir ezilmişlik gibi sunma ısrarı oldu. Meghan, entelektüel bir feminist duruş sergilemek yerine, feminizmin ve toplumsal aktivizmin tarihsel, kolektif kazanımlarını kişisel bir koruma kalkanı ve lüks bir hayatı fonlayan bir ajitasyon mekanizması hâline getirdi.
Kül Kedisi Masalının Anatomisi: Amerikan Rüyasından Atanamayan Prensesliğe
Harry ve Meghan, savunmalarında sarayla yaşanan bu çatışmanın temelinde kültürel farklılık olduğunda ısrarcı. Öyle ki Meghan’ın Harry ile tanışana kadar kraliyet ailesinden asla haberdar olmadığı söylemi adeta bir dekolonyal peri masalı gibi pazarlanıyor.

Ancak henüz 20’li yaşlarındayken Buckingham Sarayı önünde bir turist olarak çektirdiği o meşhur fotoğraf, bu romantik kurguyu anında çürütüyor.
Lakin, turistik bir binanın önünde poz vermekle, o binanın içinde yaşanan asırlık sert kuralları bilmek arasında dağlar kadar fark var. Prenses Diana’nın sırf moda ikonu halini izleyip onun o katı kurumsal yapı içinde satır aralarında verdiği ağır politik mesajları duymayan, monarşiyi sadece bir magazin vitrini sanan bir zihniyet maalesef burada söz konusu olan. İnsan o zaman şunu merak etmeden duramıyor: Hiç mi kimse tüm bu sürecin bir noktasında çiftin kulağına eğilip, “Monarşi yıkılırsa sizi burada yaşatmazlar; bak, Osmanlı veliahtlarına” demedi?
Böylelikle üç bölümlük “Harry ve Meghan” yazı dizimizin—şimdilik—sonuna geldik.
→ Yeni sosyolojik analizleri, dijital kültür ve meşhuriyet dünyası incelemelerini kaçırmamak için @museumbuzzy sosyal medya hesaplarını takip etmeyi unutma!
#MeşhuriyetKültürü #NeoliberalKültürEndüstrisi #HarryMeghan



