Berlin’e ilk kez 2010’da gittim. 2015’te doktora araştırmam için taşındığımda bile şehrin değişimini fark etmiştim; ancak Orta Doğu’daki savaşlar, BREXIT, Trump’ın ilk başkanlık seçimi, pandemi ve Ukrayna’nın işgalinden sonra Berlin’in bir anda nasıl çehre değiştirdiğine bizzat şahit oldum. “Berlin’den neden ayrıldım?” sorusunun yanıtı da burada. Bu yüzden de YKY’deki satış görevlisi, Vincenzo Latronico’nun Kusursuzluk kitabında Berlin’e yerleşen bir çifti anlattığını söylediğinde tereddüt etmeden aldım. Kitabı bitirdiğimde, neden Berlin’den ayrılma kararı aldığım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.
Kitap Hakkında:
İtalyan yazar Vincenzo Latronico, “Kusursuzluk”ta Berlin’in soylulaştırma (gentrification) süreciyle nasıl bir “pazarlama ürününe” dönüştüğünü Anna ve Tom adlı bir çift üzerinden anlatıyor. Sosyal medya estetiği, yüksek gelirli göçmenlerin yarattığı steril baloncuklar ve şehrin kaybolan ruhu üzerine keskin bir modern zaman analizi sunuyor.


200’den fazla göçmen bacımla Berlin’in orta yerine ortak mücadelemizi taşıdık! Sırf bu yüzden Kreuzberg ile bağım bambaşka. BİR DE: Proje ve katılımcı küratörlük pratiklerim hakkında daha fazla okumak isteyenleri buraya alalım.
Eğer Berlin’den Neden Ayrıldığımı Bir Kitapta Anlatacak Olsaydım: “Kusursuzluk”
2015’te apar topar Berlin’e taşındığımda şanslıydım; Ringbahn dışında 70 m²’lik evimi tuttum, saha çalışmaları ve projelerle kendime bir dünya kurdum. Hem kolokyumdan ve farklı bağlarla edindiğim yeni arkadaşlarımla hem de “göçmen bacılarımla” kentin farklı imkânlarını deneyimliyor, bir yandan araştırmamı yapıp diğer yandan örgütlü mücadele ediyordum. Keyfim yerindeydi. Latronico’nun karakterleri gibi, kendi memleketimizde sahip olamayacağımız bir özgürlükle kendimizi inşa ediyorduk:
Aşklarının meyveleriyle sarıp sarmalanmışlardı. Sıcak ve leziz yemekler, düzenli ödenen faturalar, istedikleri ev ve iş; bütün bu ayrıntılar yaşamlarını oluşturuyordu. Bu hayatı -aşağı yukarı-kendileri yaratmıştı; onu kendi memleketlerinde kalacak olsalar asla sahip olmayacakları bir özgürlükle, gerçekten kim olduklarını yansıtana dek farktan farka geçerek inşa etmişlerdi. Onunla gurur duyuyorlardı. Pencerelerinin ötesinde kentin kalbi atıyor, onlara bir vaatle sesleniyordu, onlarınsa bu vaadin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmeye hiç acelesi yoktu.
Ancak sonra bir şey oldu. Gözle görülür ama söze gelmez bir şekilde Berlinliler değişti. Yükselen kiralar karşısında tutunamayanların yerini ABD ve İngiltere’den gelen, yüksek gelirli, IT sektörü ağırlıklı bir kesim aldı. Billboardlarda kimin kimi etmesi gerektiği belirtilmeden “tolerans şehri” reklamları yapılmaya başlandı. Sanırım, Ukrayna’dan gelen öğrencilere kapılar ardına kadar açılırken, Orta Doğu’dan gelen çocukların Tempelhof Parkı’nda belirsizlik içinde bekletilmesi benim kırmızı çizgimdi. Taşınma düşüncemi karara bağladım.


Beni kimlik siyasetinden yıldıranlar öğelerinden biri olan bu serginin göçmenlik bakış açısına dair kısa bir değerlendirme okumak isteyenleri buradan alalım.
Kesişimsellik Kokan Bir Özgürlük İllüzyonu
Bu sırada, kentten üretim yavaş yavaşa çekilirken (yani, fabrikalar ucuz iş gücü diye Polonya’ya taşınırken) her köşebaşı bir kafe/restoran oldu. Jobcenter ise buram buram kesişimsellik kokuyordu; Avrupa vatandaşları desteklenirken göçmen kökenli Almanlar bile güvencesiz işlere yönlendiriliyordu. İşsizlik maaşı alırken UX Tasarım kursuna gitmek istediğimde gördüm ki IT sektörü sadece vergi ve Mavi Kart demekti. “Vatandaşlık istiyorsanız Almanca öğreneceksiniz,” diyen sistem, vergi verdiğiniz sürece İngilizceyle yaşamanıza ses çıkarmıyordu. Şehir, Latronico’nun tarif ettiği o yalıtılmış baloncuklara bölünmüştü:
Dışarıdan bakınca, kapıldıkları o yabancılaşma hissinin nedenlerine parmak basmak o kadar da içinden çıkılmaz bir şey olmazdı ama içeriden bakınca, paradoksal olarak, bunun herhangi bir açıklaması yoktu. Anna’yla Tom Berlin’de her açıdan, sosyal medyada yarattıklarından da dar ve yahıtılmış, güzel bir baloncuğun içinde yaşıyorlardı. Bir anlamda radikalleşmişlerdi. Tıpkı kendileri gibi anadili Ingilizce olmayanlarla vasat bir İngilizceyle anlaşıyorlardı.
Herkesin bir fırt kokaini kabul ettiği ama kimsenin doktor ya da pastacı ya da taksici ya da ortaokul öğretmeni olmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Bitki dolu bir daireden bir diğerine, Wi-Fin harika olan bir kafeden bir diğerine geçiyorlardı sadece. Uzun vadede, bundan başka hiçbir şeyin var olmadığına ikna olmaları kaçınılmazdı.
Yeni gelenlerin profili de artık çok farklıydı. Müzisyenlerin ve doktora öğrencilerinin yerini şık ses yalıtımlı kulaklıklarıyla yüksek odaklı çalışan profesyoneller almıştı:
Yeni gelenler artık İspanya, Fransa, İtalya’dan ziyade Bavyera ya da ABD’den geliyordu. Aralarında müzisyenlerin ve doktora öğrencilerinin yanı sıra, finans ya da teknoloji sektöründe çalışanlar da çoktu. Kalıcı bir işleri ya da California saatine göre çalışan bir start-up’la yasal sözleşmeleri vardı. Herkes gibi kafelerden çalışıyorlardı ama o ışıklı elma sırasından, bir süre önceki rahat ortama göre çok daha başka, yoğun bir odaklanma havası yayılıyordu. Kulaklarında elektronik popla titreşen kulak üstü kulaklıklar değil, şık ses yalıtımı aygıtları vardı. Yan masada sigara içenlerden rahatsız oluyorlardı. Arama motorlarına kafelerle ilgili yorum post ediyor, kahve karışımlarının kavrulma derecesini ve Wireless’ın upload sırasındaki hızını ayrıntılı olarak değerlendiriyorlardı.
“Berlin’den Neden Ayrıldım?”: Aidiyet Yitirilişi
Nihayetinde, Berlin benim için her zaman ikinci yuva kalacak; özledikçe ziyaret edeceğim bir akraba gibi. Ancak bitmeyen tekno partilerinden, yoksulluğun romantize edilmesinden ve kimlik siyasetinden yoruldum. Artık kendimi o sokaklarda güvende hissetmiyordum. Belki de değişen sadece kent değildi, bizdik:
Uzun zaman boyunca bütün o ayrıntılar -bozuk kaldırım taşları, grafiti kaplı beton saksılar, cumbalardaki tropikal bitkiler- kendilerini evde hissetmelerini sağlamıştı. Ama şimdi, bir zamanlar o hissi yaratan hiçbir şey değişmese de hissin kendisi kaybolmaya yüz tutuyordu. Bu sarsıcıydı, aldatıcıydı. Ve Anna’yla Tom bunları düşününce değişikliğin ne kadarının kendileri yirmilerindeyken çok daha açık olan o kentte, ne kadarınınsa artık yirmilerinde olmayan kendilerinde gerçekleştiğini anlayamıyorlardı.
“Berlin’den neden ayrıldım?” sorusunun yanıtını, kitabı bitirince, daha net anladım. Berlin’den ayrılmak, o kusursuz görünen ama içten içe yabancılaştıran baloncuğu patlatmaktı.
